80'ler

80’ler..

80’lerde çocuk olmak..

80’lerde çocuk olan bizler, şu anda yaklaşık 30-36 yaş aralığındayız. Büyümeyiz sanıyorduk ama bakın nasıl da büyüdük. Evlendik barklandık. Çoğumuzun çocuğu bile var.

Annemizin babamızın bize söylediği “Bizim zamanımızda öyle şeyler yoktu.”, “Sendeki imkanlar bende olacaktı..” diye başlayan cümleleri artık sık sık biz de çocuklarımıza söylüyoruz değil mi?

Çocukken içimizde ukde kalan ne varsa, çocuğumuzun ondan mahrum kalmaması için deliler gibi uğraşıyoruz. Belki de bu yüzden, fazlasıyla şımarttık galiba çocuklarımızı. Haksız mıyım? Doyumsuz oldular, oyuncak alma isteklerini bile bir türlü sonlandıramıyoruz.

Biz öyle miydik ya!

Benim bir tane bebeğim vardı mesela. Sindy bebek. Onu da teyzemin kızı, ilk maaşıyla almıştı. O kadar seviyordum ki onu, oynamaya bile kıyamıyordum onunla. Saçlarını taradıktan sonra vitrindeki yerine koyuyordum. Ananemin porselen fincanlarının arasında öylece duruyordu. Çünkü başka bebeğim yoktu. Zaten şimdiki gibi oyuncak bebekler de çok yoktu..

80’li yıllar benim çocukluğumdu. O yıllar ki, simidin yanında ikinci bir ayran istemenin bile, bizim için lüks sayıldığı yıllardı.

Michael Jackson’ın Moon Walk yürüyüşünü henüz yapmaya başladığı, Madonna’nın La is la bonita şarkısını daha yeni söylediği zamanlardı.

O zamanlar renkli televizyonlar yeni yeni çıkmıştı. ITT, Sharp Lorenz, Blaupunkt markalı televizyonlarda sadece tek kanal seyredebiliyorduk. Uzaktan kumanda ya da onlarca kanalın varlığı hakkında en ufak bir fikrimiz yoktu. Televizyonu İstiklal Marşı ile açar İstiklal Marşı ile kapatırdık. Bizim tabirimizle, o siyah-beyaz karıncaları görmeden de yatmazdık.

Televizyon keyfimiz rüzgarlı havalarda ne yazık ki sekteye uğrardı. Çatıya çıkılıp, pencereden verilen talimatlara göre anten sağa sola doğru ayarlanırdı. “Olmadı!” “Gitti gitti!” “ Aaa.. oldu, şimdi oldu!” diye atılan sevinç nidalarından sonra, anten tencere kapağıyla sabitlenir, rahat bir nefes alınırdı.

.cosby-ailesialtın kızlar

hayat-ağacı-dizi-80lermavi ay

Uzaylı Zekiye, Perihan Abla, Bizimkiler, Köle Isaura, Hayat Ağacı, Zorlu İkili, Mavi Ay, Altın Kızlar, Görevimiz Tehlike, Cosby Ailesi, Alacakaranlık Kuşağı, Ziyaretçiler, Alf, Susam Sokağı, Kara Şimşek, Yalan Rüzgarı en sevdiğimiz dizilerdi. Çalıkuşu dizisindeki Feride’yi Aydan Şener’den izleyen nesildik biz.

Samime Sanay’ın “Bir İlkbahar Sabahı”, “Emel Sayın’ın Yağdır Mevlam Su” şarkıları, Cuma akşamları TRT 1’de yayınlanan Bir Başka Gece’de  dinlenirdi. 

Pazar günleri erkenden kalkıp çizgi filmleri izlerdik ki, hiç unutmuyorum hafta sonları kanal saat 10’da açılırdı. Hemen arkasından gelen Pazar Konseri’nden (klasik müzik konseri) nefret ederdik ama onu da bir zorunluluk gibi izlerdik.

He-Man ve She-Ra’yı izledikten sonra gaza gelir, boynumuza çarşaf ya da örtü bağlayarak kendimize pelerin yapardık. O andan sonra,  “Gölgelerin gücü adına” diye bağırarak kendimizi dünyanın en güçlü insanı ilan ederdik.

80’lerde yeni yıl akşamlarının vazgeçilmezi  Sibel Can idi. Gece 12’den sonra çıktığı için, o saate kadar sabırsızlıkla beklenirdi. Yeni yıl geceleri, Betamax kasetlerine çekilip, sonraki günlerde tekrar tekrar izlenirdi. Benim için yeni yıl gecesinin anlamı, büyükbabamla tombala oynamaktı. Bu yüzden de günler öncesinden bozuk para biriktirmekti.

Kaloriferli evlerin zenginlik sayıldığı bu zamanlarda, sobalı evlerde bazı sabahlar, yüzümüze bulaşan kurumla uyanırdık. Sobanın sadece bir odada yandığı evde, diğer bir odaya geçmek için on kere düşünürdük. Sobanın dirseğine takılan askılarda çamaşırlar kurutulurdu. O zamanlar, oda kokuları yoktu onun yerine mandalina kabuklarını sobaya atıp mandalina kokusunu beklemeye başlardık. Sobanın üzerinde yaptığımız kestanelerin tadına doyulmazdı. Sobanın üzerinde çaydanlıklar illaki olurdu. Akşamları iki bisküvi arasına lokum sıkıştırıp yemek adettendi. Çayla iyi giderdi.

Okula siyah önlük-dantel yaka kombiniyle giderdik. Beğenilen dantel yakaların örnekleri, arkadaşlarımızın anneleri tarafından alınırdı. Saçlarımıza kelebek toka takardık. Okulda arkadaşlarımızla Lambada Dansı yapardık. Teneffüslerde Beş Taş oynardık, ip atlardık. O zamanlar, eğer tam teşekküllü  otomatik bir kalem kutusuna sahipseniz, diğer çocukların arasından hemen sivrilirdiniz. İspirtolu kalemler, Monami boya kalemleri o zamanlar bir servet niteliğindeydi. O yüzden mumlu pastel boyalarıyla boyama yapardık, resimleri boyarken boyalar kağıdın üzerinde toplanırdı. Resmin de bir anlamı kalmazdı. Bir de kalemtıraşla sivriltmeyi sevdiğimiz Nova Color kalemleri vardı. Ama onlar da pastel boyanın yerini tutmazdı.

Arkadaşlarımızla isim şehir hayvan bitki oynardık. “S” harfinin ünlüsü ya Sibel Can ya da Sibel Egemen olurdu. 

O zamanlar bir de Çekoslavakya vardı galiba, ülke kısmına “Ç” harfinden yazdığımız..

80’lerde BMX bisiklete sahip olmak bir çocuk için en büyük zenginlik göstergesiydi. Yaptığımız tahta arabaların, tekerlekleri kırılınca artık bir işe yaramazdı. Uçurtma maceralarımız, elektrik direklerinde son bulurdu. Arkadaşlarımızla dokuz kiremit oynar, akşam ezanında eve girerdik. Erkekler sapankaleye, kızlar da peçete, davetiye, kartpostal, pul koleksiyonuna meraklıydı. Toplu iğne batırarak kanattığımız parmaklarımızı, en sevdiğimiz arkadaşımızla birleştirince kan kardeşi olurduk. Herkesle olunmayan bu kan kardeşliği sayesinde arkadaşlıktan da öte dosttuk.

Doğum günlerimde, fotoğrafımın çekilmesi için, annemin eve fotoğrafçı çağırdığını hatırlıyorum bir de. Sonrasında resmin arkasına özenle o günün tarihini atardı. Üzerinde gireceğim yaşa mukabil mumlarla süslü amonyaklı pastayı dilek tutup, büyük bir heyecanla üflerdim.

O zamanların şimdiki English Home’a muadil olan mağazası Sümerbank idi. Bütün nevresimler, havlular, kumaşlar oradan alınırdı. Her yıl duvara astığımız Sümerbank takvimi kumaştandı. Günlerde misafirlere, önce sigara tutulurdu. Borcamların bir servet değerinde olduğu o yıllarda, ikramlar bahar dalı tabaklarıyla yapılırdı.

Düğünlerde gelinlerin duvakları, gelin telleri ile süslenirdi. Onların ayrı bir havası vardı.  Düğünlere, o zaman o çok moda olan vatkalı gömlekler ve üzerlerine takılan altın kösteklerle gidilirdi. Köstek, varlıklı olmanın diğer bir göstergesiydi.

Pazar günleri merdaneli çamaşır makinesiyle çamaşırlar yıkanırdı. Banyo kazanına birkaç saat öncesinden odun atılırdı. Banyoda  tahtadan yapılan bir taburenin üzerine oturup, saçlarımızın iki kere sabun, lüks sayıldığı için de bir kere şampuanla yıkanmasını beklerdik.

Ütüler, ütü masası olmadığı için yere bez sererek yapılırdı. Islatılan beyaz tülbentin çamaşırların üzerine konmasının amacı, buhar çıkartmaktı.  

Kahvaltıda, mavi perili Sarelle kavanozunu görünce mutlu olurduk.

Yemekler Aymar margarinle yapılıyorsa, yemek tarifi kitabı almak için margarinin kulakçıklarını biriktirirdik. Bulaşıklar Mintax deterjanı ile yıkanırdı.

 O kadar saftık ki, çıkan dişimizi çatılara atınca, diş perisinin bize inci diş getireceğini umardık.

İş Bankası ya da Ziraat Bankası’nın verdiği kumbaralarda bozuk paralarımızı biriktirip, kumbaramız dolunca annemizle birlikte doğru bankaya giderdik.

Elektrik kesilince gaz lambası yakılır, oluşan loş ışıkta ellerimizle duvarda kurt, güvercin gibi  hayvan figürleri yapar kendimizce gölge oyunları oynardık. Oyalanırdık.

Altın rehberde, bütün telefon numaraları vardı. Birini aramak için önce, santrale birini bağlatmamız icap ederdi. Şehirlerarası aramalar içinse telefon yazdırmamız gerekirdi. Çevirmeli telefonunun deliklerine, parmaklarımızı sokarak 166’yı arayıp gizli gizli masal dinlerdik.

80’ler de çocuk olmak demek Turgut Özal, Süleyman Demirel ve Erdal İnönü’yü tanımak, Berlin Duvarı‘nın yıkılışına şahit olmak demektir.  

Televizyondan canlı yayınlanmış savaşı görmek, yıllarca akıllardan çıkmayacak olan Patriot füzeyi duymak demektir. 

Bixi cola içmek, mutfaktaki tel dolabından zeytin almak demektir.

 Almanya’ya giden akrabadan haber almak, hastalanınca battaniye altında buğu septil koklamak demektir.

Pembe Panter izlemektir.

Her şeyin yokluk ve iyi niyetle örülmüş olduğu, bir zamana sıkışmış olmak demektir.

Yetinmeyi de, kıymet vermeyi de, bilmek demektir.

 Ama hepsinden öte, kendini hala çocuk hissedebilmektir.  

Büyüdük de iyi mi ettik bilmiyorum ki, sanki biz büyüdük ve kirlendi dünya gibi..

80’ler..” üzerine 10 yorum

  1. Çok güzel anlatmışsın Bilgecim…o kadar yaşayarak anlatmışsın ki hepsi gözümün önünden bir bir geçti…Ellerine sağlık…Bu arada meyvali suları da pet lerde değil cam şişelerde idi..

  2. Bilge’ciğim çok güzel yazmışsın. Yeniden sizleri büyütüyoruz gibi hissettim. Kalemine yüreğine sağlık.çok öpüyorum 😘

    1. Türkan Öğretmenim,sizden bunu duymak en değerli hediye benim için..sizin öğrettiklerinizi ve sizi hiç unutmadım. Saygılarımla..

  3. Bilgecim eline yüreğine sağlık .Nasılda unutmadan yazabildin seni çok seviyorum yazılarını dört gözle bekliyorum

  4. Çok güzel günlerdi keşke o günlere dönebilsek yüreğine sağlık bilgeciğim❤❤❤❤

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.