İş=Güç Olunca

       Hayatımızın National Geografic’de yayınlanan, vahşi doğa temalı belgesellerinden farkı kalmadı artık. Tam bir hayatta kalma mücadelesi içerisindeyiz. İş hayatı başlı başına sıkıntılı zaten. Bir de sizi yansıtmayan ya da size bir şeyler katmayan bir işte çalışıyorsanız, vay halinize. İş bulamama sürecini atlattıktan sonraki ikinci bunalım evresine, hoş geldiniz.
     Genel olarak maddi açıdan mecbur olduğumuz için çalışırız. Aynı zamanda ‘Bunca sene bu kadar okudum; tabii ki de çalışacağım’ hisleri de bizi çalışma hayatına zorunlu olarak iter. İşini sevenlere sözüm yok. Ne mutlu onlara. Herkese kısmet olmuyor mamafih. Sözüm işini sevmeyenlere. Bütün gün çalışırken dakikaları  sayanlara. Takvim yaprağına, her gün bitiminde çizik atanlara. Sık sık emekli olacağı tarihi hesaplayanlara.. Ne yazık ki bu duygular yüzünden, hayatımızın geneline de etki edecek mutsuzluğa doğru her gün bir adım daha atarız.
    İşini sevmemek, aşık olmadan evlenmeye benzer. Zamanla severim dersin ama yanılırsın. Sadece kendini kandırırsın.
    Her sabah sanki mutluymuş gibi, sorun yokmuş gibi, “Çok şükür işim var” psikolojisiyle çıkarız evden, ama sonra o hislerimizi yavaş yavaş kaybederiz. Yine de bastırmaya çalışırız iç sesimizi. Üstüne basa basa “Gayet güzel bir işim var” “Kim bilir bu işe kaç kişi can atarak gider?”, “Çok kafaya takıyorum bu işi ondan böyle oluyor” deriz. Ama yok, o da olmaz. Çünkü daha sabahtan başlar Ali Cengiz oyunları, onun ayağını kaydırmalar, burdan kuyu kazmalar, ‘öyle demiş’, ‘bunu yapmış’, ‘gördünüz mü?’ ler. Herkesin burnu Kaf Dağı’ndadır. Herkes konusunda son derece uzmandır. Herkes çok çalışıyordur ayrıca. Bütün bunlarla mücadele etmek psikolojimizin yerle bir olmasına yeter de artar. Rutine dönen bu psikolojik bunalımlar yüzünden artık her gün işe saydırarak gitmeye başlarız. Sürekli ‘Karşıma iyi bir iş çıksa da gitsem’ hayalleriyle yaşarız.
   İşi bırakayım deseniz, ‘Daha iyisini bulabilecek miyim?’ kaygısı var. Geçim derdi var. Hele ki işinize güvenip de kredi ile ev, araba almaya kalkmışsanız durumunuz daha da vahimdir.
   Genellikle bu buhranlı hallerimize yaptığımız işten çok, çalıştığımız kişiler etki eder. Kadın çalışan sayısının fazla olduğu iş ortamlarında,bunalım kaçınılmaz olur. Anlamsız kaprisler, tripler, kıskançlıkla birleşen huzur bozucu eylemler..
   Bir kere taktınız mı, zaten o aşamadan sonra yapılan her şey batmaya başlar size. O andan sonra adalet duygusu benliğinizi kaplayıp,isyan edersiniz. Neden hayata eşit başlamadığınızı, düzendeki haksızlığı sorgulamaya başlarsınız. Özel sektörde çalışıyorsanız patron kızı/oğlu olarak doğmadığınız için hayıflanırsınız. Kamu sektöründe çalışıyorsanız şöyle hatırı sayılır bir eşraftan gelememiş olmanın verdiği şanssızlıkla iyice isyankar olursunuz.
  Çalıştığınız insanların, hiçbir iş yapmadığı, hatta çoğu zaman hiçbir vasfı olmadığı halde sadece reklamını güzel yaptığı için işyerinde bir yerlere geldiğini gördüğünüz an, artık ne örgütsel bağlılığınız kalmıştır, ne de iş tatmininiz. Merak edersiniz, karşınızdaki insan nasıl olur da bu gerçekliği göremez diye. ‘Sorun ben de mi acaba?’ diye, yine sorarsınız kendinize.
  İnsanın sevmediği ve asla sevemeyeceği kişilerle birlikte bir işte çalışması dipsiz kuyularda yaşamakla eşdeğerdir. Ömründen ömür götürür. Her gün istisnasız öldürür. Hiçbir şey yapmak gelmez içten.
  İnsanların göz süzdürdüğü bakışlarından , o yapmacık gülüşlerinden, iğneleyici imalarından bunalır da bunalırsınız. Hep bir mücadele, hep arkanızı kollama ihtiyacı duyarsınız. Bir zamandan sonra bütün bunlar vücudunuz için artık bir refleks haline dönüşür.
  Ah bu insanlar, vallahi çıldırtıyorlar insanı. Genel olarak uyumlu bir insan olmama rağmen benim de çileden çıktığım çok olmuştur. Ayakların geri geri gitmesinin ne demek olduğunu çok iyi bilirim. Öyle ki sabah geldiğimde önce binaya sonrasında da bütün masalara tek tek dualar okuyup üflediğimi bilirim ben. İşe başlamadan önce “Hayırlısıyla kazasız, belasız, kavgasız, gürültüsüz atlatayım bu günü de Allah’ım” deyip kendimi zamana teslim etmişliğim çoktur.
  Haliyle bütün bunlar yıpratır insanı. Eve gelince kazan gibi olan kafanla, üzerinden kamyon geçmiş gibi yığılıverirsin kanepenin üzerine o yorgun beyninle. Sizin bu bitap halinizden eşiniz, arkadaşınız, çocuğunuz da etkilenir.
  Ama en çok  kendine eder insan. Stres yüzünden birçok hastalığa sahip olur. Sabah başlayan mide bulantıları, karın ağrıları, daha ileri safhalarda migren, alerji vs.. Hatta işin içinde rapor varsa hasta olduğuna bile sevinir hale gelir insan.
  Para için kendimizi bu kadar paralarız işte biz. O kadar çalışmanın sonucunda elimizde avucumuzda sadece iki haftalık tatilimiz vardır. Onu da artık bayram tatilleriyle birleştirmenin derdine düşeriz. Ordan ekleriz buradan keseriz. Bir şekilde izin tarihlerimizi şekillendiririz.
  Keşke neyi seviyorsak, neye ilgi duyuyorsak onunla ilgili bir mesleğe sahip olabilseydik.
  İşini sevmemek; hemen hemen her gün,  bu işi bir ömür boyu yapmak isteyip istemediğini düşündürür insana. Hayatı sorgulatır. Filazof olursun. Zamanı bükmek, parçalamak istersin. Quantum fiziğine sararsın. Evrene her gün pozitif mesaj yolladığın halde süre giden bu negatifliği bir türlü anlamlandıramazsın.
  Nihayetinde gözümüzün önüne,  hepimizin hayalindeki  o sahil kasabası gelir. Hani her şeyi arkamızda bırakarak  yaşamak istediğimiz o küçük Ege kasabası.
  Ama hayaller Ege, gerçekler yaşadığın bölge olur.
   Mevzu bahis iş güç olunca, maalesef yapacak çok da bir şey yoktur.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.